Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2019 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

başarısızlık

BAŞARMAK SİZİN ELİNİZDE… Başarısızlık. ‘Nasıl'ını anladığım, ‘neden'ini anlamadığım bir kavram. Hayatımız boyunca defalarca başarısızlıklarla yüzleşiyoruz ve aslında bu yüzleşmenin de bir başarı olduğunun farkında değiliz. "Bugünkü aklım olsaydı dün yaptığım yanlışları yapmazdım. Dün yaptığım yanlışları yapmasaydım bugünkü aklım olmazdı." Başardı da öyle. Fakat toplumda bazı insanlar var ki, başarısızlıkla yüzleşmeden, başarısızlığı kabullenip yaşıyorlar. Nasıl ve Neden? ‘Nasıl’ı kendilerini eve kapatarak dış dünyadan uzaklaşarak. ‘Neden’i fiziksel özürlü oldukları için. Fiziksel özürlü insanların çoğunun başarısız olma nedeni, onların fiziksel özürlü olması değil de toplumun onlara karşı ön yargılı olmasıdır. Bu kanaate Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı romanını okuduktan sonra vardım: Roman, savaşta bir kolunu kaybetmiş bir subayın günlüğünden oluşmaktadır. Subay kolunun yokluğu nedeniyle şehirde herkesin dikkatini üzerinde toplar. Ve bu durumdan raha...

intihar ( drama )

Böyük səhnə pərdəsi açıqdır.  Gənc qizin yataq otagı... sağda bir çarpayı. Sol tərəfdə televizor. Və qz çarpayının yanında yerdə oturub. Əlinə keçən bütün dərmanları içdi. Və ölümü daha  tez gərçəkləşsin deyə özünü bıçaqladı. Əynindəki paltarı artıq öz qanına bulanmışdı. Gözündən yaşlar axaraq yerə uzandı və ölümünü gözlədi. Gözlərini açdıqda özünü intihar etdiyi həmin yerdə gördü və gözləri işiqdan qamaşdı. Əliylə gözlərini ovuşturub,ətrafına nəzər saldı. Gözlərinin önündə iri ağ qanadları və əynində ağ paltarı olan, gözlərinin parıltısından ətraf işiqlanan mələk gördü. Aysel boğuq səslə: - Sən.....? Sən.... kimsən? Mələk sualına cavab vermədi və Ayselin ətrafında döndü,baxışlarıyla qızı süzdü. Mələyin danışmadığını gördükdə Aysel: Mən... Mən öldüm? Hə? Sən.... ruhumu almağa gələn mələksən? Mələk: Sən Allahın sənə yazdığı ölüm tarixindən qabaq özünü öldürmək istədin. Amma... Aysel: - amma ? ayağa qalxır əynindəki ağ libasa diqqətlə baxır. Özünü biçaqladığı hissəyə to...

Tanrıya doğru bir adım

Tesadüf ne kadar gerçektir? Gerçek ne kadar hakikattır? Hakikat kendisi nedir? Kafam çok karşık. Çeçeveye sığamayan bir fotorafım sanki. Yirtılmak mı gerek? Çerçevenin kırılması mümkün değil mi? Çerçeveye sığamayan dedimya çerçevemi büyük fotoraf mı? Yazmak konuşmaktan çok iyidir. Bir daha emin odum. Düşüne biliyorsun yazarken. Belki hepimiz şizofreniz? Ortak hstalık belki? Ben bir hiçim. Sense yoksun. Farkımız ne, ben öleceğim sen yaşıyacaksın. Ama yok olarak var olucaksın. Yoksa senin yaşadığın yer düşünce mi, bütün duygularımızı yaşadığımız yer mi, yani sen yaşamıyorsun biz seni yaşatıyoruz ve bizi de yaşatan sensin. Öylemi? Ben yoksam sen hiçsin. Bilim adamları onların icatları(yarattıkları) olmasa onlar da hiçtir. Pekala bizi idare eden bilinçaltı. Ama onu oluşturan biziz. Dur sen bilnçaltımısın? Yani bir birimizden asılımıyız? Yani sen ben olmasam hiçsin. Senaryoyu yazan ne peki? Sen ve ben birlikte yazıyoruz? Ama farknda değiliz. Yo hayr farkndayız. Seni bulmak için düşünm...

mezar başında

Karanlık. Gece. Sevgilisinin uyanmasını kemanla kutlayan bir genç… Mezar başında durmuş keman çalıyordu. Aşık olduğu kız uyanmıştı rüyadan. Kutlanmaya değer bir durumdu. Rüyadan uyanan birisini bir daha görmemek kaç kilo acı ederdi ki. Artık geleceği kaybolmuştu onun. Kayıp bir şey aranmazsa “kayıp”lıktan çıkar. O zaman aramamak gerek diye düşündü. Düşünceleri kemanına yansıyor hala çalmaya devam ediyordu. “Rüyadan uyananların şerefine” diye bağırıp müziğe devam ederek ağlamaya başladı. “Ben de uyanmak istiyorum, ben de bu dünyadan kurtulmak istiyorum” diye fısıldadı. Müziğini duyan yoktu. Hangi mezarın kulağı vardırki? Onunla olan anıları hazineydi. Hatırladığı her anı hazinede aradığı bir yüzüktü sanki daha fazla arasa da o yüzüğü bulamayacaktı.  Bulamayacağını bildiği bir şeyi aramaya da gerek yoktu. Ruhu sevgilisini terk etmişti artık. Eğer elinde iki seçenek olsaydı ikisinden birini terk etmek zorunda olsaydı ruhunu mu terk ederdi sevgilisini mi diye düşündü. “Saçmalık bu ...

soma

Soma’da yol kenarında küçük bir ev… Sessizlik çığlık atıyor o evde. Herkesin kulağı çınlıyor. Sessiz bir çağlayan akıyor gözlerden. Herkes bir köşeye çekilmiş, depremin bitmesini bekler gibi oturmuşlar. Dudağın sustuğu, kalbin feryat etdiği an bu an. Anılar soluk çiçekler gibi gözlerinin önünde film şeridi olmuş. Bakıp büyütmeseler sanki o çiçekler de ölecek… Çocuk annesinin gözlerindeki o suskunluğu okumaya çalışıyordu. Sessizliği bozarak: - Anne, neden siyah giydin? Neden herkes üzgün? Ben siyahı sevmem anne… değiştir üzerindekileri. Hem babam da sevmez gelince böle görmesin sizi. Annesi siyah baş örtüsünü eliyle çekti. Sanki zaman durmuştu onun için. Yoktu artık kocası yanında. Hala gittiğine inanamıyordu. Dönmeyeceğini biliyordu, ama inanmak istemiyordu. Daha dün sabah “Allah’a emanet olun” demiş o kapıdan çıkıvermişti. - Anne?” diye seslendi çocuk. Annesi sanki başka dünyadan gelmiş boş gözlerle çocuğuna bakarak -Oğlum, ben de siyahı sevmem. Çocuğun gözlerinden gözlerin...

samanlıktakı iğne

Bedeni dünya ruhu güneşti. Ve güneş batıyordu. Aynada kendisine dikkatle bakmaya çalıştı. Kendini göremedi. Aradığını göremedi. Ne arıyordu onu da bilmiyordu. Hayeline ulaşmıştı. Peki herkes onun aynada gördüyünü görüyor muydu? Bu soruyu düşündü. Eğer bir soruya cevap bulamazsa sonsuzluk kavramını hatrlardı hemen. Çocukluktan duyduğu anlayamadığı kavram. Zaten neyise anlamasa, soruya cevap bulamazsa aklına o kavram gelirdi. Aynaya bakmaya devam etdi. Gözlerine baktı. Bir süre kıpırdamadan gözlerine bakmaya devam etti. Bakarken birşey gördü gözlerinde. Gözlerinde ayna, gözlerindeki aynada gözleri küçülerek devam ediyordu. Dudağından sessizce bir kelime fırtına oluşturacak şekilde kalbine doğru esdi. Sonsuzluk. Evet bu sonsuzluktu. Formülünü bilmediyi soruyu çözmüş gibi hisetti.  Hava kararıyordu sokağın misafirliyine gitme zamanı gelmişti.Sokağın karanlığı kalbinin ışığıydı. caddeler boyunca giden ayaklarıydı. Kafası kanatlanıp uçmuştu. Ruhu can vermekteydi. Sokak lambasına sırtını...

Yalnızlar evi

Yolculuğum yalnızlar evine. Yalnızlarla görüşmeye gidiyorum. Orda yeterince  yalnız insan var. Zamanım yettiği kadar onlarla görüşeceğim... Karşıma ilk çıkan yüz yaşı olan bir kadındı. Önce selamlaşdık, yüzü hüzünlüydü. Uzun zamandır yanına kimsenin gelmediğini söyledi. Hepsi; tüm tanıdıkları yalnızlar evine yerleşmiş, geriye kalan torunlarının ise onu unutduğunu söyledi. Başka birisine yaklaşdım. Elinde çiçekler vardı. Şimdi sevdiklerim yanıma gelmişdiler, bak bana çiçek almışlar deyip gülümsüyordu. Onun mutluğunu görüp sevindim, ama yan tarafda bir çocuğun ağladıını gördüm. Elinde annesinin baş örtüsünü sımsıkı tutup, içten ağlıyordu. Buraya yerleşmeme annem cook üzgün diye ağlıyorum dedi. Haa söyleyim yalnızlar evine giren ordan çıkamaz. Ben? Ben  misafirim henüz burada... Sonra bir yalnız gördüm, misafiri vardı yanında. O yalnızlar evine yeni yerleşmiş belli. Karşısında bir çocuk ağlıyordu. "eve geri dön" deyip yalvarıyordu, ama bir türlü o yalnızın gözlerine bakmay...