Ana içeriğe atla

soma

Soma’da yol kenarında küçük bir ev…
Sessizlik çığlık atıyor o evde. Herkesin kulağı çınlıyor. Sessiz bir çağlayan akıyor gözlerden. Herkes bir köşeye çekilmiş, depremin bitmesini bekler gibi oturmuşlar. Dudağın sustuğu, kalbin feryat etdiği an bu an. Anılar soluk çiçekler gibi gözlerinin önünde film şeridi olmuş. Bakıp büyütmeseler sanki o çiçekler de ölecek…
Çocuk annesinin gözlerindeki o suskunluğu okumaya çalışıyordu. Sessizliği bozarak:
- Anne, neden siyah giydin? Neden herkes üzgün? Ben siyahı sevmem anne… değiştir üzerindekileri. Hem babam da sevmez gelince böle görmesin sizi.
Annesi siyah baş örtüsünü eliyle çekti. Sanki zaman durmuştu onun için. Yoktu artık kocası yanında. Hala gittiğine inanamıyordu. Dönmeyeceğini biliyordu, ama inanmak istemiyordu. Daha dün sabah “Allah’a emanet olun” demiş o kapıdan çıkıvermişti.
- Anne?” diye seslendi çocuk.
Annesi sanki başka dünyadan gelmiş boş gözlerle çocuğuna bakarak
-Oğlum, ben de siyahı sevmem. Çocuğun gözlerinden gözlerini alamıyordu. Sanki kocası bakıyordu kendisine.
- Anne ağlıyor musun sen ? Biliyor musun, babam sana hediye…
- Sus!
deyip çocuğun sözünü kesti. Baba söyleme. Sus.
- Ama babam…
- sus artık. Geç oldu. Uyuman gerek.
“Uyumak” bu kelimeyi o kadar içten söylediki. “Keşke rüyada olsam. Uyanıp da bunların sadece rüya olduğunu görsem” deyip sesli düşündü.
Çocuksa hala hiçbir şey anlamıyordu. Kendi küçük dünyasında düşünüyordu
“Acaba annem hediyeyi biliyor mu? Neden susturdu ki beni?”
Böylece rüyaya daldı….

Doğum günü kutlamasıydı. Herkes bembeyaz geyinmişti. Pasta çikolatalıydı. Pastadaki mumları annesi üflerken, babası erken davranıp üfledi. Dudaklarda bir kıpırtı, annesinin yüzündeyse tatlı bir kızgınlık oldu. Gözlerden masum bir gülüş damlıyordu…
Annesi babasının verdiği hediyeyi açtı, hediye kömürdü. Annesi kömürü eline aldı ve birden herşey siyaha boyandı…

Çocuk rüyadan uyandığında nefes nefese kalmıştı. Gözlerini açıp odaya dikkatle baktı. Hediyeyi hatırladı. Babası birkaç gün önce vermişti ona. Hemen yataktan inip telaşla hediyeyi sakladığı dolaba doğru koştu. Hediyeyi yerinde görünce sevindi. Bunu annesine vermesi gerekiyordu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben bir Saraçoğlu’yum Ankara’da, Ne sen benim farkımdasın artık ne de Ankara.

  Onu seven ve sevmeyen insanların sayılarının eşdeğer olduğu, sıradan ve monoton gözüken, ağır başlı tavırlar sergileyen bir kentte doğdum ben. Kentteki tüm renkler siyah beyaz ve onun ortası grideydi. Ben biraz renk kattım o tonlara ki sonradan beni de gri ettiler ya….   Sanki tüm kent benim doğumumu bekler gibiydi, yüzlerindeki tebessümden anlayabiliyordum bunu. Onlarla zaman geçirdikçe aslında bu griliğin içinde çırpınıp kurtulmak istediklerini görüyordum ki aslında birlikte kurtulduk da diyebilirim. Zamanla ailem büyüyordu ve ben kocaman ailesi olan, onlarla anılar biriktiren kentin bir rengiydim. Ailemle bağlarım her geçen gün artıyordu. Bazıları ilk aşk acısını benle paylaşırken, bazılarının ilkokul heyecanını, bazılarının ilk bebek heyecanını paylaşırdım. Bazen ölüm denen şeyle karşılaşır, onun acısını beraber yaşardık. En çok çocukları severdim, kanatlarımın altına girer bazen ağlar, bazen bahçemde koşuşturup neşelerini çiçek kokuları gibi bahçeme yayardılar. Beniml...

yarım kalmış hikaye

  Üstünde renkli ipek elbise kaldırımlarda rüzgar esintisi gibi yürüyordu. Ruhu sokaktaki evlerin içerisine girip kaybolmak istiyordu.  Makyajı dağılmıştı ve hala dağılmaya devam ediyordu. Biri gelmiş tablodaki renkleri özenle bir birine karıştırmıştı. Tablo artık bir ressamın elinden çıkmışçasına değildi ve tek bir dokunuş parçalanmasına fırsat yarata bilirdi.     sanki yüzündeki yağmur damlaları yetmezmiş gibi gökyüzü onu tamamen sırılsıklam bıraka bilmek için yağmur göndermeye karar vermişti. Sokakta kimse yoktu o yağmur onun için yağıyordu. Elbisesi sırılsıklam ıslanmıştı keza saçları da. Belki gökyüzü onu yağmurla duygularından arındırmak istiyordu. Peki kendisi arınmak istiyor muydu… sokakta karşısına biri çıksa sarılıp gözyaşlarıyla dünyayı yıkamak isterdi sonra bir şey demeden yoluna devam etmek. Yoluna devam etmek diyoruz da ne kadar devam ediyordu devam etmek nasıl bir şeydi bilmiyordu. Ayakları sadece yürümek istiyor onu bir yerden uzaklaştırma görevi...

yarım kalmış başka bir hikaye

 kendine bir rol almış o rolü oynamaya çalışıyordu. o rolde kendini arıyordu. o bu karakterin neresindeydi... bu rol kendisini kaybetmesine olanak sağlamıştı ya da kendisini bulmasına... cam kenarından dışarıyı izlerken bir sigara yaktı. bu erkek kimdi peki bu sahnede ona ne kadar eşlik edecekti. aşıktı. bu duyguyu tüm bedeninde, teninde, kalbinde his ediyordu. bu aşk onun için kanser hastasının yaşama duyduğu duyguyla eşdeğerdi. sigarasını yakıp camdan dışarıyı izliyordu. aşkı iliklerinde his ettiği o loş oda bir gün anlam değişecekti. sigarasını tuttuğu dudaklarından ayrılmak istiyorum kelimesi adeta fırtına oluşturacak şekilde odaya yayılacaktı, aşkı iliklerinde his ettiği o vücudunda sadece kızgınlığı his edecek, sevgiyle atan kalbinden sadece kırgınlık olacaktı. o odanın anılarını değişmesine o duvarların arasına sıkışmış zaman ağlayacaktı... peki o an kadın bunları biliyor olsa, sigarasını bitirmeden ve sessizce oradan ayrılır mıydı? başını alıp gitmeyi çok severdi ama ...