Şişedeki hazine
Hayat su gibi akar gider.
Neyi türü belli olmayan yöne akar. Hep zaman uzun gelir sana, ama nasıl
geçtiğini fark etmezsin. Hep bir şey beklersin,neyi türü belli olmayan bir şey. Ama
ne? Onuda bilmezsin… Bazen insan çok yorgun his eder, ruhu dinlenmek huzur ister
insanın. Gitmek ister insan, her şeyden
uzaklaşmak ister. Bazen de sırf dönmek için gitmek ister. Bazense arkasına
bakmadan koşup gitmek ister. Benimkisi birincisi galiba, dönmek için gitmek
istiyorum. Arkadaşlar, iş her şeyden kısa aralıkta uzaklaşmak istiyorum. En
çokta şehirden uzaklaşmak istiyorum. Trafik, iş, hastane, kazalar yordu beni.
Cep telefonumu yanıma almak
istemiyorum. Hiç kimseyle bir süre konuşmayım. Arada biraz özlem olmalı değil
mi ?
Yalnızlık paylaşılmaz deyip, yanıma hiçbir
akraba ve ya arkadaşımı, almadan şehirden çok uzağa yola çıktım. Nereye gitdiğimi
bilmiyordum. Arabamdaydım ve herhangi bir köyde duraklaya bilirim diye
düşündüm. Düşününce de heyecan verici uzun zaman sonra ruhumla baş başa
kalacaktım.
Bir köye yerleştim. Ev
kiralamak kolay oldu. Eşyalarımın bir kısmın eve yerleştirdikten sonra köyü
dolaşmayı, karar aldım.
Burada çocuklar çok mutluydu,
kendi oyuncaklarını kendileri yapıyorlardı. Topraktan, taştan, tahtadan oyuncak
yapmalarını uzaktan izledim. O kadar heyecan ve sevgiyle kendilerini işlerine
vermiştiler ki, dış dünyadan haberleri bile yoktu. Oyuncaklarını yapib
bitirdikten sonra o kadar mutlu oluyorlardıkı, dudakları bir yana gözleri
gülüyordu, kaç zamandır gözleri gülen insan görmediğimi fark etdim o anda. Aklımdan o an geçen şu oldu, şehir çocukları
teknolojiyle büyüyor nasılda mutsuz büyüyorlar.
Mutluluk bazen yırtık bir
topun arkasınca koşmakmış. Bunu bana kim söylese gülerdim. O köyde erkek
çocuklarının yırtık topla oynadıklarını, gözlerinin güldüğünü gördüm. Bunu
herkes başaramaz. Şehirdeyse topu yırtılan çocuk çok utanıyor, babası yeni top
alsın diye,bazen saatlerce ağlıyor. Hayat çok garip. Saklambaç oynayan çocuklar
gördüm. İşin güzel yanı, o üç,dört yaşındakı çocuklar saklambaç oynadıklarını
unutup, başka oyun oynamaya başlıyorlardı, ve saklanan ise saklandığı yerde sadece
bekliyordu. İşte hayatda böyle üç yaşlı çocukla saklambaç oynamak gibi oluyor
bazen. Bir an seni unutur ve saklandığın yerde bekliye kalırsın. Seni bulmasını
mı, beklersin seni hatırlamasını mı o senin kendi seçimin. Ama beklersin.
Nedense insan saklandığı yerden çıkmak istemez bazen. Unutulması pek hoşuna
gitmez de tabii ki, ama yine de saklandığı yerde kalır. Vay o güneki
saklandığın yer karanlık ve kirli olsun. Saklanmaya devam etmek istersin ama
karanlık seni bunaltır. O nedenle saklambaç oynamazdan önce saklanacağın yeri
belirlemelisin. Ben de galiba bu köyde saklanıyorum. Artık geç oldu eve gidip
dinleneyim.
Sabah erkenden kalkıp, kahvaltımı edip, sabah
yürüyüşüne çıktım. Sabah erkenden diyorum ya ben, benim için erken, gördüğüm
kadarıyla köy halkı çok erkenden kalkmış, kendilerini işe vermişler. Bir ağacın
altında oturdum, karşımda bir çocuk vardı. Mavi boncukları ipe diziyordu. İp
bir on kez falan kırıldı. Çocuk ise pes etmedi, ne sabra sahipmiş. Ben üçüncü
kez dizmeyi bırakırdım. Çocuğa yaklaştım "arkadaş, başka iş yapsana,
bıkmadın mı, olmuyor görüyorsun" çocuk gözlerimin içine bakarak
"olacak!" dedi, sonra "sen beş dakika boncuklarımın yanında
durur musun geliyorum." deyip koştu. Geldiğinde elinde bir ip vardı "
bak bu yeni ip, dizeyim de gör" deyip güldü. Ve dizdi de.
Çocuğa bakıp "neden pes
etmedin bu kadar ısrarla yaptın? Hem kimin için yapıyorsun kolyeyi?" diye
sordum.
Çocuk gülerek pes etmem abi, annemin doğum günü bugün, ona hediyeye"
deyip, yaptığı kolyeyi eline alıp koştu.
Hediyeye verirken insanın
kendi elleriyle yaptığı mı, daha iyi
yoksa çok pahalı bir hediyeye almak mı? İkisinde de düşünmüş oluyorsun. Birine
kafa ve zaman, birine para harcıyorsun. Hangisinin daha güzel olduğunu anlamak
daha zor.
Bu gün gece yıldızlara
bakarak uyudum. Sanki yeryüzünde kurulan
her cümlenin sonu noktası o yıldızlar. Çocukken o yıldızlar bizim idi, yalnız
bizim. Hiç kimseyle paylaşmadık onları. Onları göre bilmek için bazen geceleri
beklerdik sabırsızlıkla. Bazı geceler ise göremezdik onları, saklanıyorlardı.
Onlara dokunamıyordu, ama çok seviyorduk. Belki dokunulmaz oldukları için
seviyorduk. Bazen rivayetler duyardık onların ölmüş insanların ruhları
olduklarını anlatırlardı. Her zaman en
parlak olanını kendimize seçerdik ve her adımımızda bizimle beraber yürürlerdi
ve bu bizi çok mutlu ederdi. Maalesef "di " geçmiş zaman ekini kullanarak
anlatıyorum bunu. Çünkü, onların tek bize ait olmadıklarını, yalnız bizimle
adım adım yürümediklerini anladığımız gün - büyüdüğümüz gün onlar gözlerimizde
adileşti. Sonraysa unutuldular. Artık geceleri beklemedik onlar için. Buna
zamanımız da olmadı. Böylece onlara olan sevgimiz silindi. Bu gece onlara
baktığımda nasıl unutturduğumuz düşündüm. Öylece rüyaya daldım. Bir rüya gördüm, rüyamda
o çocuğun elleriyle yaptığı kolyeyi anneme hediye veriyordum.
Sabah erkenden kalktım
dağların arasından gökler kızının doğuşunu izlemek için. Gök yüzü ne mavi ne de
karaydı. Tam sınırdaydı mavi ve kara'nın sınırı. Aslında gece daha huzurlu, insanlar
neden güneşin doğmasını çok seviyorlar ki ?
Düşüncelere dalmıştım ki artık
güneşin doğduğunu havanın tam aydınlandığını farkına vardım. Su sesi duydum, buralarda
bir ırmak var galiba. Irmağa gitmek kararı aldım. Ses gelen tarafa doğru
gitmeye başladım. Nedense karşıma çıkan insanların çoğu yaşlıydı. Bir kadına
yaklaştım
- ninecim, bu köyde bir genç
yok mu ?
nine beni duymadı bağırarak :
- efendim, ne istiyorsun oğlum
?
Zayıf duyduğunu görünce ben
de bağırarak :
- bir genç yok mu burada?
Neden işleri sen görüyorsun?
- genç mi ? Derin bir ah
çekerek devam etdi - Hepsi şehre gitdiler. Buraları beğenmiyolar artık.
- ninem yardım edeyim mi ?
Nine yine duymadı:
- ne dedin? Diye bağırdı
Bende bağırarak:
- yardım edeyim mi?
- hayır sağol evlat
- hoşça kal ninem,
duymuyacağnı düşünüp biraz yüksek sesle yine tekrar etdim.
Yoluma devam etdim. O yaşlı
kadını görünce annemi hatırladım bir an. Huzurlar evinde şimdi. Ne yapıyor acaba.
Gerek şehirden uzaklaşacağımı söylerdim ona. Eh neyse, ırmağa giden yolu
bulayım.
Şimdi ırmağa doğru yürüyorum.
Gökyüzüne beyaz bulutlar daha bir güzellik katıyor. Düşünüyorum ki, bulutlar
şekil değişerek bize nedense haber vermeye çalışıyor.
Hava çok sıcak ırmağa
vardığımda el üzümü iyice yıkadım. Irmağın yanındaki ağacın altında oturdum.
Uykuya daldım. Garip bir rüya gördüm, demin konuştuğum kadınla konuştuğum
yerdeydik, kadına seslendim bir kaç kez bakmadı. Yaklaştım, kadının annem
olduğunu gördüm. Ve gözlerimi açtığımda ırmağın sakin aktığını gördüm. İzlemeye
devam ediyorum ki, bir şişenin yüzdüğünü içindede bir kağıt olduğunu gördüm.
Tabii ilgimi çekti,çocukken okuduğum kitaplardan biliyorum,şişelerin içine
hazine haritası koyub suya atarlarmış. Komikçe bir düşünce.. Şişeyi aldım.
Kağıt bir mektuptu. Açtım
okumaya başladım.
" Anne seni çok
özlüyorum. Babam hep geleceğini söyler. Küçüklüğümden senin yolunu beklerim..
Çok uslu akıllı çocuğum anne,
beni neden sevmiyorsun? Babam hep
‘annen seni çok sever’ der o
zaman ne dersin?
Şimdi artık on yaşındayım ve
anladım sen sonsuzluktasın gelmeyeceksin...
Bunu nasıl öğrendiğimi anlatayım. Hayatımın en
korkunç günü idi. Sınıf arkadaşım bana sordu "neden hep baban alıyor seni
ders çıkışında? Annen neden gelmiyor ki?" meraklı gözlerle bana bakıyordu
ben "annem şey o sonsuzluktaymış gelemezmiş,bir gün gelecek ama "
hâlâ merakla bana bakıyordu.
" şey özür dilerim, annenin öldüğünü bilmiyordum"
o "ölmek" sözü
varya kalbime bir hançer batırdı.
Sahiden annem ölmüş mü diye sorular sormaya başladm. Hemen babama koştum.
"baba,annem ölmüş mü? Bir daha görmicem mi? Artık bir hiç mi? Hani
sonsuzluktaydı? Baba, annem nerede? Hani uzaklarda yaşıyor diyordun? " diye
sorular sormaya başladım. Babam derinden nefes aldı beni kucağında oturtdu, artık
büyüdün deyip her şeyi anlatdı bana anne. Keşke büyümeseymişim anne. Canım
annem, hakkında yalnış düşündüyüm için beni aff et. Hep düşünürdüm ki, beni
sevmiyorsun, öyle değilmiş. Sen beni doğuracağında öleceğini bile bile benden
vaz geçmemişsin. Beni ne kadar çok seviyormuşsun be anne...
O gün babamla yıldızlara
bakarak dolaştık anne, babam onların arasında olduğunu söyledi. Elimi uzatdım
dokunamadım sana. "Aralarında en parlak olan annen" dedi babam. Her
adımda beni takip etdiğini gördüğümde sevindim. Sonra babamla birlikte sana
bakarak uyuduk.
Hep iyi bir kız olmaya
çalışıyorum, babamı hiç kızdırmıyorum. Derslerime de iyice çalışıyorum sen mutlu
ol diye. Her gece yatağıma uzandığımda resmine sımsıkı sarılıyorum.
Anne bir şey sora bilir miyim? Neden
resmin hep sırılsıklam oluyor?
Babama sordum sen ağlıyorsun
ondandır dedi ve ağladı. Ağlamakla seni sırılsıklam ediyorum, babamda üzülüyor
daha ağlamayacağım annem.
O gün seni rüyamda gördüm.
Bana yemek yapmıştın, ben de yemek yemek istemiyorum deyip bahçede ağaçların
arasında koşuyordum. Sırf beni kendi ellerinle yedirtesin diye. Sen beni
yakalayıp, karşında oturtdun, o güzel ellerinle yedirtdin beni. Keşke rüyam
gerçek olsaydı anne. Keşke...
Annem bu mektupu yazmayı öğrendiyim
andan yaziyorum. Bugün arkadaşlarımdan öğrendim ki, bu ırmak sonsuz. Sende
sonsuzdasınya sana gönderiyorum bu mektupu okuyasın diye. Dün babam senin doğum
günün olduğunu söyledi bana. En sevdiğin renk maviymiş babamdan öğrendim
boncuklardan kolye yaptım sana , mektupu koyduğum şişeye koyuyorum takarsın
canım annem.
Seni çoook seviyorum
annecim"
Bu satırları okuyunca
bedenimi soğuk ter bastı, gözlerimden damlalar akmağa başladı. Kolyeyi elime
aldım. Aman Allahım bu o gördüğüm çocuğun annesi için yaptığı kolye.
Çocuğun sabrına hayran
kalmıştım, görmediği annesi için nasılda sabırla bu kolyeyi yaptı. Ben anneme doğum gününde ne
almıştım? Hatırlamaya çalışıyorum, bir çiçekçiyi aramış çiçek göndermiştim. Çiçekçi
annemin en sevdiği çiçeği sormuştu bana bense bilmiyorum fark etmez birini
yollayın işte deyip telefonu kapatmıştım. Ama o gün çok hastam vardı. Bu çocuk
büyüdüğümde benim gibi bir doktor olsaydı yoğun bir işi olsaydı annesini
huzurlar evine bırakır mıydı? Tabii bırakırdı. Ama bu sabır ve sevgiyle
bırakmazdı belki. Şimdi ben annemi
sevmiyor muyum? Tabii seviyorum. Ama
çocuklar annesiz iken ben nasıl da annemi kendimden uzaklaştırdım. Nasıl bir
insanım ben. Annemin yanına gitmeliyim. Özür dilemeliyim. Affeder mi beni? Beni
huzurlar evine yerleştiren çocuğumu affeder miydim? Bu kadar düşünmektense
annemin yanına gitsem, özür dilesem. Ayağa kalktım, kaldığım eve koşarak
bavulumu topladım ve hemen şehre döndüm. Huzur evine gidip annemin karşısında
diz çökerek defalarca özür diledim.
Annem ne yaptı söyleyim, bu
aptal oğlunu bağrına basarak "özür dileme yavrum" dedi. O zaman
kendimden o kadar utandım ki…
Annemi alıp eve döndüm...
Yanılmamıştım şişedeki bir
hazineydi.
Yorumlar
Yorum Gönder