Ana içeriğe atla

şişedeki hazine - 2014



                                                             Şişedeki hazine
Hayat su gibi akar gider. Neyi türü belli olmayan yöne akar. Hep zaman uzun gelir sana, ama nasıl geçtiğini fark etmezsin. Hep bir şey beklersin,neyi türü belli olmayan bir şey. Ama ne? Onuda bilmezsin… Bazen insan çok yorgun his eder, ruhu dinlenmek huzur ister insanın.  Gitmek ister insan, her şeyden uzaklaşmak ister. Bazen de sırf dönmek için gitmek ister. Bazense arkasına bakmadan koşup gitmek ister. Benimkisi birincisi galiba, dönmek için gitmek istiyorum. Arkadaşlar, iş her şeyden kısa aralıkta uzaklaşmak istiyorum. En çokta şehirden uzaklaşmak istiyorum. Trafik, iş, hastane, kazalar yordu beni.
Cep telefonumu yanıma almak istemiyorum. Hiç kimseyle bir süre konuşmayım. Arada biraz özlem olmalı değil mi ?
 Yalnızlık paylaşılmaz deyip, yanıma hiçbir akraba ve ya arkadaşımı, almadan şehirden çok uzağa yola çıktım. Nereye gitdiğimi bilmiyordum. Arabamdaydım ve herhangi bir köyde duraklaya bilirim diye düşündüm. Düşününce de heyecan verici uzun zaman sonra ruhumla baş başa kalacaktım.
Bir köye yerleştim. Ev kiralamak kolay oldu. Eşyalarımın bir kısmın eve yerleştirdikten sonra köyü dolaşmayı, karar aldım.
Burada çocuklar çok mutluydu, kendi oyuncaklarını kendileri yapıyorlardı. Topraktan, taştan, tahtadan oyuncak yapmalarını uzaktan izledim. O kadar heyecan ve sevgiyle kendilerini işlerine vermiştiler ki, dış dünyadan haberleri bile yoktu. Oyuncaklarını yapib bitirdikten sonra o kadar mutlu oluyorlardıkı, dudakları bir yana gözleri gülüyordu, kaç zamandır gözleri gülen insan görmediğimi fark etdim o anda.  Aklımdan o an geçen şu oldu, şehir çocukları teknolojiyle büyüyor nasılda mutsuz büyüyorlar.
Mutluluk bazen yırtık bir topun arkasınca koşmakmış. Bunu bana kim söylese gülerdim. O köyde erkek çocuklarının yırtık topla oynadıklarını, gözlerinin güldüğünü gördüm. Bunu herkes başaramaz. Şehirdeyse topu yırtılan çocuk çok utanıyor, babası yeni top alsın diye,bazen saatlerce ağlıyor. Hayat çok garip. Saklambaç oynayan çocuklar gördüm. İşin güzel yanı, o üç,dört yaşındakı çocuklar saklambaç oynadıklarını unutup, başka oyun oynamaya başlıyorlardı, ve saklanan ise saklandığı yerde sadece bekliyordu. İşte hayatda böyle üç yaşlı çocukla saklambaç oynamak gibi oluyor bazen. Bir an seni unutur ve saklandığın yerde bekliye kalırsın. Seni bulmasını mı, beklersin seni hatırlamasını mı o senin kendi seçimin. Ama beklersin. Nedense insan saklandığı yerden çıkmak istemez bazen. Unutulması pek hoşuna gitmez de tabii ki, ama yine de saklandığı yerde kalır. Vay o güneki saklandığın yer karanlık ve kirli olsun. Saklanmaya devam etmek istersin ama karanlık seni bunaltır. O nedenle saklambaç oynamazdan önce saklanacağın yeri belirlemelisin. Ben de galiba bu köyde saklanıyorum. Artık geç oldu eve gidip dinleneyim.
  Sabah erkenden kalkıp, kahvaltımı edip, sabah yürüyüşüne çıktım. Sabah erkenden diyorum ya ben, benim için erken, gördüğüm kadarıyla köy halkı çok erkenden kalkmış, kendilerini işe vermişler. Bir ağacın altında oturdum, karşımda bir çocuk vardı. Mavi boncukları ipe diziyordu. İp bir on kez falan kırıldı. Çocuk ise pes etmedi, ne sabra sahipmiş. Ben üçüncü kez dizmeyi bırakırdım. Çocuğa yaklaştım "arkadaş, başka iş yapsana, bıkmadın mı, olmuyor görüyorsun" çocuk gözlerimin içine bakarak "olacak!" dedi, sonra "sen beş dakika boncuklarımın yanında durur musun geliyorum." deyip koştu. Geldiğinde elinde bir ip vardı " bak bu yeni ip, dizeyim de gör" deyip güldü. Ve  dizdi de.
Çocuğa bakıp "neden pes etmedin bu kadar ısrarla yaptın? Hem kimin için yapıyorsun kolyeyi?" diye sordum.
Çocuk gülerek  pes etmem abi, annemin doğum günü bugün, ona hediyeye" deyip, yaptığı kolyeyi eline alıp koştu.
Hediyeye verirken insanın kendi elleriyle yaptığı mı,  daha iyi yoksa çok pahalı bir hediyeye almak mı? İkisinde de düşünmüş oluyorsun. Birine kafa ve zaman, birine para harcıyorsun. Hangisinin daha güzel olduğunu anlamak daha zor. 
Bu gün gece yıldızlara bakarak uyudum.  Sanki yeryüzünde kurulan her cümlenin sonu noktası o yıldızlar. Çocukken o yıldızlar bizim idi, yalnız bizim. Hiç kimseyle paylaşmadık onları. Onları göre bilmek için bazen geceleri beklerdik sabırsızlıkla. Bazı geceler ise göremezdik onları, saklanıyorlardı. Onlara dokunamıyordu, ama çok seviyorduk. Belki dokunulmaz oldukları için seviyorduk. Bazen rivayetler duyardık onların ölmüş insanların ruhları olduklarını anlatırlardı. Her zaman  en parlak olanını kendimize seçerdik ve her adımımızda bizimle beraber yürürlerdi ve bu bizi çok mutlu ederdi. Maalesef "di " geçmiş zaman ekini kullanarak anlatıyorum bunu. Çünkü, onların tek bize ait olmadıklarını, yalnız bizimle adım adım yürümediklerini anladığımız gün - büyüdüğümüz gün onlar gözlerimizde adileşti. Sonraysa unutuldular. Artık geceleri beklemedik onlar için. Buna zamanımız da olmadı. Böylece onlara olan sevgimiz silindi. Bu gece onlara baktığımda nasıl unutturduğumuz düşündüm. Öylece rüyaya daldım. Bir rüya gördüm, rüyamda o çocuğun elleriyle yaptığı kolyeyi anneme hediye veriyordum. 
Sabah erkenden kalktım dağların arasından gökler kızının doğuşunu izlemek için. Gök yüzü ne mavi ne de karaydı. Tam sınırdaydı mavi ve kara'nın sınırı. Aslında gece daha huzurlu, insanlar neden güneşin doğmasını çok seviyorlar ki ?
Düşüncelere dalmıştım ki artık güneşin doğduğunu havanın tam aydınlandığını farkına vardım. Su sesi duydum, buralarda bir ırmak var galiba. Irmağa gitmek kararı aldım. Ses gelen tarafa doğru gitmeye başladım. Nedense karşıma çıkan insanların çoğu yaşlıydı. Bir kadına yaklaştım
- ninecim, bu köyde bir genç yok mu ?
nine beni duymadı bağırarak :
- efendim, ne istiyorsun oğlum ?
Zayıf duyduğunu görünce ben de bağırarak :
- bir genç yok mu burada? Neden işleri sen görüyorsun?
- genç mi ? Derin bir ah çekerek devam etdi - Hepsi şehre gitdiler. Buraları beğenmiyolar artık.
- ninem yardım edeyim mi ?
Nine yine duymadı:
- ne dedin? Diye bağırdı
Bende bağırarak:
 - yardım edeyim mi?
- hayır sağol evlat
- hoşça kal ninem, duymuyacağnı düşünüp biraz yüksek sesle yine tekrar etdim.
Yoluma devam etdim. O yaşlı kadını görünce annemi hatırladım bir an. Huzurlar evinde şimdi. Ne yapıyor acaba. Gerek şehirden uzaklaşacağımı söylerdim ona. Eh neyse, ırmağa giden yolu bulayım.
Şimdi ırmağa doğru yürüyorum. Gökyüzüne beyaz bulutlar daha bir güzellik katıyor. Düşünüyorum ki, bulutlar şekil değişerek bize nedense haber vermeye çalışıyor.
Hava çok sıcak ırmağa vardığımda el üzümü iyice yıkadım. Irmağın yanındaki ağacın altında oturdum. Uykuya daldım. Garip bir rüya gördüm, demin konuştuğum kadınla konuştuğum yerdeydik, kadına seslendim bir kaç kez bakmadı. Yaklaştım, kadının annem olduğunu gördüm. Ve gözlerimi açtığımda ırmağın sakin aktığını gördüm. İzlemeye devam ediyorum ki, bir şişenin yüzdüğünü içindede bir kağıt olduğunu gördüm. Tabii ilgimi çekti,çocukken okuduğum kitaplardan biliyorum,şişelerin içine hazine haritası koyub suya atarlarmış. Komikçe bir düşünce.. Şişeyi aldım.
Kağıt bir mektuptu. Açtım okumaya başladım.
" Anne seni çok özlüyorum. Babam hep geleceğini söyler. Küçüklüğümden senin yolunu beklerim..
Çok uslu akıllı çocuğum anne, beni neden sevmiyorsun? Babam hep
‘annen seni çok sever’ der o zaman ne dersin?
Şimdi artık on yaşındayım ve anladım sen sonsuzluktasın gelmeyeceksin...
 Bunu nasıl öğrendiğimi anlatayım. Hayatımın en korkunç günü idi. Sınıf arkadaşım bana sordu "neden hep baban alıyor seni ders çıkışında? Annen neden gelmiyor ki?" meraklı gözlerle bana bakıyordu ben "annem şey o sonsuzluktaymış gelemezmiş,bir gün gelecek ama "
hâlâ merakla bana bakıyordu. " şey özür dilerim, annenin öldüğünü bilmiyordum"
o "ölmek" sözü varya  kalbime bir hançer batırdı. Sahiden annem ölmüş mü diye sorular sormaya başladm. Hemen babama koştum. "baba,annem ölmüş mü? Bir daha görmicem mi? Artık bir hiç mi? Hani sonsuzluktaydı? Baba, annem nerede? Hani uzaklarda yaşıyor diyordun? " diye sorular sormaya başladım. Babam derinden nefes aldı beni kucağında oturtdu, artık büyüdün deyip her şeyi anlatdı bana anne. Keşke büyümeseymişim anne. Canım annem, hakkında yalnış düşündüyüm için beni aff et. Hep düşünürdüm ki, beni sevmiyorsun, öyle değilmiş. Sen beni doğuracağında öleceğini bile bile benden vaz geçmemişsin. Beni ne kadar çok seviyormuşsun be anne...
O gün babamla yıldızlara bakarak dolaştık anne, babam onların arasında olduğunu söyledi. Elimi uzatdım dokunamadım sana. "Aralarında en parlak olan annen" dedi babam. Her adımda beni takip etdiğini gördüğümde sevindim. Sonra babamla birlikte sana bakarak uyuduk.
Hep iyi bir kız olmaya çalışıyorum, babamı hiç kızdırmıyorum. Derslerime de iyice çalışıyorum sen mutlu ol diye. Her gece yatağıma uzandığımda resmine sımsıkı sarılıyorum.
Anne bir şey sora bilir miyim? Neden resmin hep sırılsıklam oluyor?
Babama sordum sen ağlıyorsun ondandır dedi ve ağladı. Ağlamakla seni sırılsıklam ediyorum, babamda üzülüyor daha ağlamayacağım annem.
O gün seni rüyamda gördüm. Bana yemek yapmıştın, ben de yemek yemek istemiyorum deyip bahçede ağaçların arasında koşuyordum. Sırf beni kendi ellerinle yedirtesin diye. Sen beni yakalayıp, karşında oturtdun, o güzel ellerinle yedirtdin beni. Keşke rüyam gerçek olsaydı anne. Keşke...
Annem bu mektupu yazmayı öğrendiyim andan yaziyorum. Bugün arkadaşlarımdan öğrendim ki, bu ırmak sonsuz. Sende sonsuzdasınya sana gönderiyorum bu mektupu okuyasın diye. Dün babam senin doğum günün olduğunu söyledi bana. En sevdiğin renk maviymiş babamdan öğrendim boncuklardan kolye yaptım sana , mektupu koyduğum şişeye koyuyorum takarsın canım annem.

Seni çoook seviyorum annecim"
Bu satırları okuyunca bedenimi soğuk ter bastı, gözlerimden damlalar akmağa başladı. Kolyeyi elime aldım. Aman Allahım bu o gördüğüm çocuğun annesi için yaptığı kolye.
Çocuğun sabrına hayran kalmıştım, görmediği annesi için nasılda sabırla  bu kolyeyi yaptı. Ben anneme doğum gününde ne almıştım? Hatırlamaya çalışıyorum, bir çiçekçiyi aramış çiçek göndermiştim. Çiçekçi annemin en sevdiği çiçeği sormuştu bana bense bilmiyorum fark etmez birini yollayın işte deyip telefonu kapatmıştım. Ama o gün çok hastam vardı. Bu çocuk büyüdüğümde benim gibi bir doktor olsaydı yoğun bir işi olsaydı annesini huzurlar evine bırakır mıydı? Tabii bırakırdı. Ama bu sabır ve sevgiyle bırakmazdı  belki. Şimdi ben annemi sevmiyor muyum? Tabii seviyorum.  Ama çocuklar annesiz iken ben nasıl da annemi kendimden uzaklaştırdım. Nasıl bir insanım ben. Annemin yanına gitmeliyim. Özür dilemeliyim. Affeder mi beni? Beni huzurlar evine yerleştiren çocuğumu affeder miydim? Bu kadar düşünmektense annemin yanına gitsem, özür dilesem. Ayağa kalktım, kaldığım eve koşarak bavulumu topladım ve hemen şehre döndüm. Huzur evine gidip annemin karşısında diz çökerek defalarca özür diledim.
Annem ne yaptı söyleyim, bu aptal oğlunu bağrına basarak "özür dileme yavrum" dedi. O zaman kendimden o kadar utandım ki…
Annemi alıp eve döndüm...
Yanılmamıştım şişedeki bir hazineydi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben bir Saraçoğlu’yum Ankara’da, Ne sen benim farkımdasın artık ne de Ankara.

  Onu seven ve sevmeyen insanların sayılarının eşdeğer olduğu, sıradan ve monoton gözüken, ağır başlı tavırlar sergileyen bir kentte doğdum ben. Kentteki tüm renkler siyah beyaz ve onun ortası grideydi. Ben biraz renk kattım o tonlara ki sonradan beni de gri ettiler ya….   Sanki tüm kent benim doğumumu bekler gibiydi, yüzlerindeki tebessümden anlayabiliyordum bunu. Onlarla zaman geçirdikçe aslında bu griliğin içinde çırpınıp kurtulmak istediklerini görüyordum ki aslında birlikte kurtulduk da diyebilirim. Zamanla ailem büyüyordu ve ben kocaman ailesi olan, onlarla anılar biriktiren kentin bir rengiydim. Ailemle bağlarım her geçen gün artıyordu. Bazıları ilk aşk acısını benle paylaşırken, bazılarının ilkokul heyecanını, bazılarının ilk bebek heyecanını paylaşırdım. Bazen ölüm denen şeyle karşılaşır, onun acısını beraber yaşardık. En çok çocukları severdim, kanatlarımın altına girer bazen ağlar, bazen bahçemde koşuşturup neşelerini çiçek kokuları gibi bahçeme yayardılar. Beniml...

yarım kalmış hikaye

  Üstünde renkli ipek elbise kaldırımlarda rüzgar esintisi gibi yürüyordu. Ruhu sokaktaki evlerin içerisine girip kaybolmak istiyordu.  Makyajı dağılmıştı ve hala dağılmaya devam ediyordu. Biri gelmiş tablodaki renkleri özenle bir birine karıştırmıştı. Tablo artık bir ressamın elinden çıkmışçasına değildi ve tek bir dokunuş parçalanmasına fırsat yarata bilirdi.     sanki yüzündeki yağmur damlaları yetmezmiş gibi gökyüzü onu tamamen sırılsıklam bıraka bilmek için yağmur göndermeye karar vermişti. Sokakta kimse yoktu o yağmur onun için yağıyordu. Elbisesi sırılsıklam ıslanmıştı keza saçları da. Belki gökyüzü onu yağmurla duygularından arındırmak istiyordu. Peki kendisi arınmak istiyor muydu… sokakta karşısına biri çıksa sarılıp gözyaşlarıyla dünyayı yıkamak isterdi sonra bir şey demeden yoluna devam etmek. Yoluna devam etmek diyoruz da ne kadar devam ediyordu devam etmek nasıl bir şeydi bilmiyordu. Ayakları sadece yürümek istiyor onu bir yerden uzaklaştırma görevi...

yarım kalmış başka bir hikaye

 kendine bir rol almış o rolü oynamaya çalışıyordu. o rolde kendini arıyordu. o bu karakterin neresindeydi... bu rol kendisini kaybetmesine olanak sağlamıştı ya da kendisini bulmasına... cam kenarından dışarıyı izlerken bir sigara yaktı. bu erkek kimdi peki bu sahnede ona ne kadar eşlik edecekti. aşıktı. bu duyguyu tüm bedeninde, teninde, kalbinde his ediyordu. bu aşk onun için kanser hastasının yaşama duyduğu duyguyla eşdeğerdi. sigarasını yakıp camdan dışarıyı izliyordu. aşkı iliklerinde his ettiği o loş oda bir gün anlam değişecekti. sigarasını tuttuğu dudaklarından ayrılmak istiyorum kelimesi adeta fırtına oluşturacak şekilde odaya yayılacaktı, aşkı iliklerinde his ettiği o vücudunda sadece kızgınlığı his edecek, sevgiyle atan kalbinden sadece kırgınlık olacaktı. o odanın anılarını değişmesine o duvarların arasına sıkışmış zaman ağlayacaktı... peki o an kadın bunları biliyor olsa, sigarasını bitirmeden ve sessizce oradan ayrılır mıydı? başını alıp gitmeyi çok severdi ama ...