Ana içeriğe atla

Ben bir Saraçoğlu’yum Ankara’da, Ne sen benim farkımdasın artık ne de Ankara.

 

Onu seven ve sevmeyen insanların sayılarının eşdeğer olduğu, sıradan ve monoton gözüken, ağır başlı tavırlar sergileyen bir kentte doğdum ben. Kentteki tüm renkler siyah beyaz ve onun ortası grideydi. Ben biraz renk kattım o tonlara ki sonradan beni de gri ettiler ya…. 

Sanki tüm kent benim doğumumu bekler gibiydi, yüzlerindeki tebessümden anlayabiliyordum bunu. Onlarla zaman geçirdikçe aslında bu griliğin içinde çırpınıp kurtulmak istediklerini görüyordum ki aslında birlikte kurtulduk da diyebilirim. Zamanla ailem büyüyordu ve ben kocaman ailesi olan, onlarla anılar biriktiren kentin bir rengiydim. Ailemle bağlarım her geçen gün artıyordu. Bazıları ilk aşk acısını benle paylaşırken, bazılarının ilkokul heyecanını, bazılarının ilk bebek heyecanını paylaşırdım. Bazen ölüm denen şeyle karşılaşır, onun acısını beraber yaşardık. En çok çocukları severdim, kanatlarımın altına girer bazen ağlar, bazen bahçemde koşuşturup neşelerini çiçek kokuları gibi bahçeme yayardılar. Benimle büyüyorlardı. Çoğu elimde doğdu diyebilirim, onları ben büyüttüm. Her heyecanlarına şahit oldum, sonra üniversite kazandıklarındaki mutluluklarına. Bazılarının gözleri doluyordu beni birkaç senelik terk edeceklerdi diye, ama ailelerini bana emanet edip gözleri arkada kalmadan gidebiliyorlardı. Sonra işe girip artık kendi ayakları üstünde duran bireyler oluyor, sonrasında da bahçemde düğün telaşları oluyordu… İşte öylece torunlarım doğuyor, bahçemdeki renklere renk katıyordular.

Kentte beni duyan kalmamıştı hemen hemen ve kentin sakinleri yanıma gelir benimle zaman geçirirdi. 

Sadece kentin sakinlerinin değil aynı zamanda birbirinden güzel kuşların da arkadaşıydım ben. Bahçemde onları ağırlardım. Özellikle göç zamanı beni uğrak noktası yapan dünyada eşi benzeri olmayan kuşlar gelir bahçemdeki ağaç dallarına konardı. Yolculuk hikâyelerini anlatırlardı bana, nasıl yerlerden geçtiklerini neler gördüklerini… Tabii ben hiç yolculuk etmemiş Ankara dışında bir yer görmemiştim, heyecanla onları dinlerdim…

Bu minik gösteriye kentin sakinleri de gelir, hep beraber dinlerdik… 

Günlerden bir gün birileri geldi ve benim hastalandığımı söylediler. Oysa ben hiç hasta hissetmiyordum. Zamanla hastalığım aileme zarar verir dediler ve herkesi benden teker teker uzaklaştırdılar. Kendimi yaprakları ve budakları teker teker acı vererek kopartılan ve kocaman dünyada yalnız kalan bir ağaç gövdesi gibi his ediyordum. Çürümemiştim ve sen çürüdün diyorlardı. Ama ailemi benden koparıp beni yalnızlığa terk ettikleri o an sanırım çürümeye başladım... Beni ben eden şeyleri benden nasıl kopardılar anlayamadım…

Ailem benim için savaşmaya başladı. O sırada bütün kentin beni sevdiğini gördüm, herkes benim sözde hastalığım için savaşıyordu. O an sevildiğimi görmek beni mutlu ediyordu. Sanki bu sevgi beni kurtaracaktı…  Tabii bu süreçte artık bahçem de soldu, hiçbir kuş bana uğrayamaz oldu. Canlı canlı mezara gömülmüştüm sanki… Öyle ki mücadele edemez olmuştum, artık yorulmuştum. Savaşa bilmek için inancın olması lazım bunu öğrendim ben…

Ailem hiçbir zaman umudunu kaybetmedi, onları gördükçe ben de umutlanıyordum. Sonrasında bir ara bir doktor geldi küçük bir operasyon yaparak ömrümü uzatacağını söyledi... Eskisinden daha iyi bir şekilde hayata devam edeceğimi, bu operasyonun herkese iyi geleceğini söyledi. O an tam doktora inanmıştım ki ailemin bana olan bakışlarını gördüm. Gözlerindeki hüznü, acıyı gördüm…

Bakışlardan anladım hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını… Ben iyileşince ailem daha çok büyüyecek, bahçemde kafeler restoranlar olacak, insanlar hep bana gelecek beni görmek için dediler… O sırada boğazım düğümlendi. “Peki eşi benzeri olmayan o kuşlar yine konser verecek mi bahçemde?” diye sordum, doktor gözlerini kaçırdı… 

Artık hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağını anladım… Artık belki de gerçekten gitme zamanım gelmişti… Ya da gitme zamanımın gelmesine birileri karar vermişti... Zamanın dünyanın döngüsünde değil insanların elinde olduğunu gördüm… Böylece bir hikâye bitmişti hepimiz için... Bu hikâyenin sonu güzel değildi. Çünkü bitmesi gerektiği gibi bitmemişti… Aslında hastalıklarla savaşanların mücadele ederken neler yaşadığını, neler kayıp ettiğini ve edeceğini ve ölüm denen yok olmayı yaşarken, aynı zamanda anılar enkazı altında kaldığını çoğu kişi göremez… Ve elimizden alınan daha yaşanacaklar varken yaşanamamış olan a anılar. Bunlar için savaşıyoruz biraz daha yaşaya bilmek için…

 

Ben bir Saraçoğlu’yum Ankara’da,

Ne sen benim farkımdasın artık ne de Ankara.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

yarım kalmış hikaye

  Üstünde renkli ipek elbise kaldırımlarda rüzgar esintisi gibi yürüyordu. Ruhu sokaktaki evlerin içerisine girip kaybolmak istiyordu.  Makyajı dağılmıştı ve hala dağılmaya devam ediyordu. Biri gelmiş tablodaki renkleri özenle bir birine karıştırmıştı. Tablo artık bir ressamın elinden çıkmışçasına değildi ve tek bir dokunuş parçalanmasına fırsat yarata bilirdi.     sanki yüzündeki yağmur damlaları yetmezmiş gibi gökyüzü onu tamamen sırılsıklam bıraka bilmek için yağmur göndermeye karar vermişti. Sokakta kimse yoktu o yağmur onun için yağıyordu. Elbisesi sırılsıklam ıslanmıştı keza saçları da. Belki gökyüzü onu yağmurla duygularından arındırmak istiyordu. Peki kendisi arınmak istiyor muydu… sokakta karşısına biri çıksa sarılıp gözyaşlarıyla dünyayı yıkamak isterdi sonra bir şey demeden yoluna devam etmek. Yoluna devam etmek diyoruz da ne kadar devam ediyordu devam etmek nasıl bir şeydi bilmiyordu. Ayakları sadece yürümek istiyor onu bir yerden uzaklaştırma görevi...

yarım kalmış başka bir hikaye

 kendine bir rol almış o rolü oynamaya çalışıyordu. o rolde kendini arıyordu. o bu karakterin neresindeydi... bu rol kendisini kaybetmesine olanak sağlamıştı ya da kendisini bulmasına... cam kenarından dışarıyı izlerken bir sigara yaktı. bu erkek kimdi peki bu sahnede ona ne kadar eşlik edecekti. aşıktı. bu duyguyu tüm bedeninde, teninde, kalbinde his ediyordu. bu aşk onun için kanser hastasının yaşama duyduğu duyguyla eşdeğerdi. sigarasını yakıp camdan dışarıyı izliyordu. aşkı iliklerinde his ettiği o loş oda bir gün anlam değişecekti. sigarasını tuttuğu dudaklarından ayrılmak istiyorum kelimesi adeta fırtına oluşturacak şekilde odaya yayılacaktı, aşkı iliklerinde his ettiği o vücudunda sadece kızgınlığı his edecek, sevgiyle atan kalbinden sadece kırgınlık olacaktı. o odanın anılarını değişmesine o duvarların arasına sıkışmış zaman ağlayacaktı... peki o an kadın bunları biliyor olsa, sigarasını bitirmeden ve sessizce oradan ayrılır mıydı? başını alıp gitmeyi çok severdi ama ...