Onu seven ve sevmeyen insanların sayılarının eşdeğer olduğu,
sıradan ve monoton gözüken, ağır başlı tavırlar sergileyen bir kentte doğdum
ben. Kentteki tüm renkler siyah beyaz ve onun ortası grideydi. Ben biraz renk
kattım o tonlara ki sonradan beni de gri ettiler ya….
Sanki tüm kent benim doğumumu bekler gibiydi, yüzlerindeki
tebessümden anlayabiliyordum bunu. Onlarla zaman geçirdikçe aslında bu griliğin
içinde çırpınıp kurtulmak istediklerini görüyordum ki aslında birlikte
kurtulduk da diyebilirim. Zamanla ailem büyüyordu ve ben kocaman ailesi olan,
onlarla anılar biriktiren kentin bir rengiydim. Ailemle bağlarım her geçen gün
artıyordu. Bazıları ilk aşk acısını benle paylaşırken, bazılarının ilkokul
heyecanını, bazılarının ilk bebek heyecanını paylaşırdım. Bazen ölüm denen
şeyle karşılaşır, onun acısını beraber yaşardık. En çok çocukları severdim,
kanatlarımın altına girer bazen ağlar, bazen bahçemde koşuşturup neşelerini
çiçek kokuları gibi bahçeme yayardılar. Benimle büyüyorlardı. Çoğu elimde doğdu
diyebilirim, onları ben büyüttüm. Her heyecanlarına şahit oldum, sonra
üniversite kazandıklarındaki mutluluklarına. Bazılarının gözleri doluyordu beni
birkaç senelik terk edeceklerdi diye, ama ailelerini bana emanet edip gözleri
arkada kalmadan gidebiliyorlardı. Sonra işe girip artık kendi ayakları üstünde
duran bireyler oluyor, sonrasında da bahçemde düğün telaşları oluyordu… İşte
öylece torunlarım doğuyor, bahçemdeki renklere renk katıyordular.
Kentte beni duyan kalmamıştı hemen hemen ve kentin sakinleri
yanıma gelir benimle zaman geçirirdi.
Sadece kentin sakinlerinin değil aynı zamanda birbirinden
güzel kuşların da arkadaşıydım ben. Bahçemde onları ağırlardım. Özellikle göç
zamanı beni uğrak noktası yapan dünyada eşi benzeri olmayan kuşlar gelir
bahçemdeki ağaç dallarına konardı. Yolculuk hikâyelerini anlatırlardı bana,
nasıl yerlerden geçtiklerini neler gördüklerini… Tabii ben hiç yolculuk etmemiş
Ankara dışında bir yer görmemiştim, heyecanla onları dinlerdim…
Bu minik gösteriye kentin sakinleri de gelir, hep beraber
dinlerdik…
Günlerden bir gün birileri geldi ve benim hastalandığımı
söylediler. Oysa ben hiç hasta hissetmiyordum. Zamanla hastalığım aileme zarar
verir dediler ve herkesi benden teker teker uzaklaştırdılar. Kendimi yaprakları
ve budakları teker teker acı vererek kopartılan ve kocaman dünyada yalnız kalan
bir ağaç gövdesi gibi his ediyordum. Çürümemiştim ve sen çürüdün diyorlardı.
Ama ailemi benden koparıp beni yalnızlığa terk ettikleri o an sanırım çürümeye
başladım... Beni ben eden şeyleri benden nasıl kopardılar anlayamadım…
Ailem benim için savaşmaya başladı. O sırada bütün kentin
beni sevdiğini gördüm, herkes benim sözde hastalığım için savaşıyordu. O an
sevildiğimi görmek beni mutlu ediyordu. Sanki bu sevgi beni kurtaracaktı… Tabii bu süreçte artık bahçem de soldu,
hiçbir kuş bana uğrayamaz oldu. Canlı canlı mezara gömülmüştüm sanki… Öyle ki
mücadele edemez olmuştum, artık yorulmuştum. Savaşa bilmek için inancın olması
lazım bunu öğrendim ben…
Ailem hiçbir zaman umudunu kaybetmedi, onları gördükçe ben
de umutlanıyordum. Sonrasında bir ara bir doktor geldi küçük bir operasyon
yaparak ömrümü uzatacağını söyledi... Eskisinden daha iyi bir şekilde hayata
devam edeceğimi, bu operasyonun herkese iyi geleceğini söyledi. O an tam
doktora inanmıştım ki ailemin bana olan bakışlarını gördüm. Gözlerindeki hüznü,
acıyı gördüm…
Bakışlardan anladım hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını…
Ben iyileşince ailem daha çok büyüyecek, bahçemde kafeler restoranlar olacak,
insanlar hep bana gelecek beni görmek için dediler… O sırada boğazım düğümlendi.
“Peki eşi benzeri olmayan o kuşlar yine konser verecek mi bahçemde?” diye
sordum, doktor gözlerini kaçırdı…
Artık hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağını anladım… Artık
belki de gerçekten gitme zamanım gelmişti… Ya da gitme zamanımın gelmesine
birileri karar vermişti... Zamanın dünyanın döngüsünde değil insanların elinde
olduğunu gördüm… Böylece bir hikâye bitmişti hepimiz için... Bu hikâyenin sonu
güzel değildi. Çünkü bitmesi gerektiği gibi bitmemişti… Aslında hastalıklarla
savaşanların mücadele ederken neler yaşadığını, neler kayıp ettiğini ve
edeceğini ve ölüm denen yok olmayı yaşarken, aynı zamanda anılar enkazı altında
kaldığını çoğu kişi göremez… Ve elimizden alınan daha yaşanacaklar varken
yaşanamamış olan a anılar. Bunlar için savaşıyoruz biraz daha yaşaya bilmek için…
Ben bir Saraçoğlu’yum Ankara’da,
Ne sen benim farkımdasın artık ne de Ankara.
Yorumlar
Yorum Gönder