Ana içeriğe atla

iç çatışma

çimlere oturmuş, ağaca yaslanmıştı. doğanı teninde hiss ediyordu, içine çekiyordu. bir köşede geçen bir zaman. zaman yaşanıldığı an geçmiyordu sanki. çünkü zamana bakmak gereği duymamıştı. saatın kaç olduğunu bilmemek, ruhunun kendi akışında kaybolması demekti. evet kendi akışındaydı. " su neden şeffaf, gökyüzünü güzel yansıtıyor,  ressamlar yansıtarak tablo yapıyorlar mı? rönesans dönemindeki bir sanatçı bunu yapmazdı kuralcıydı ama bu kural ola bilir miydi. yada barokdakı kuralı yıkanlar. kuralı yıkmaya kalkışan ilk sanatçı nasıl karar aldı buna hoşlanmadım bundan diyerek mi, yoksa karşı akımdan düşmanı mı vardı. düşman.. düşman ne demek nefret etriğimiz şey mi canımızı acıtan ama nefret edemediğimiz mi. nefret sevginin zıttı ama sevmezsek zaten nefret etmeyiz    ... " ve bu akış bu işte suyun şeffaflığından başlayan nefretin ne olduğununu arayan iç çatışma...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben bir Saraçoğlu’yum Ankara’da, Ne sen benim farkımdasın artık ne de Ankara.

  Onu seven ve sevmeyen insanların sayılarının eşdeğer olduğu, sıradan ve monoton gözüken, ağır başlı tavırlar sergileyen bir kentte doğdum ben. Kentteki tüm renkler siyah beyaz ve onun ortası grideydi. Ben biraz renk kattım o tonlara ki sonradan beni de gri ettiler ya….   Sanki tüm kent benim doğumumu bekler gibiydi, yüzlerindeki tebessümden anlayabiliyordum bunu. Onlarla zaman geçirdikçe aslında bu griliğin içinde çırpınıp kurtulmak istediklerini görüyordum ki aslında birlikte kurtulduk da diyebilirim. Zamanla ailem büyüyordu ve ben kocaman ailesi olan, onlarla anılar biriktiren kentin bir rengiydim. Ailemle bağlarım her geçen gün artıyordu. Bazıları ilk aşk acısını benle paylaşırken, bazılarının ilkokul heyecanını, bazılarının ilk bebek heyecanını paylaşırdım. Bazen ölüm denen şeyle karşılaşır, onun acısını beraber yaşardık. En çok çocukları severdim, kanatlarımın altına girer bazen ağlar, bazen bahçemde koşuşturup neşelerini çiçek kokuları gibi bahçeme yayardılar. Beniml...

yarım kalmış hikaye

  Üstünde renkli ipek elbise kaldırımlarda rüzgar esintisi gibi yürüyordu. Ruhu sokaktaki evlerin içerisine girip kaybolmak istiyordu.  Makyajı dağılmıştı ve hala dağılmaya devam ediyordu. Biri gelmiş tablodaki renkleri özenle bir birine karıştırmıştı. Tablo artık bir ressamın elinden çıkmışçasına değildi ve tek bir dokunuş parçalanmasına fırsat yarata bilirdi.     sanki yüzündeki yağmur damlaları yetmezmiş gibi gökyüzü onu tamamen sırılsıklam bıraka bilmek için yağmur göndermeye karar vermişti. Sokakta kimse yoktu o yağmur onun için yağıyordu. Elbisesi sırılsıklam ıslanmıştı keza saçları da. Belki gökyüzü onu yağmurla duygularından arındırmak istiyordu. Peki kendisi arınmak istiyor muydu… sokakta karşısına biri çıksa sarılıp gözyaşlarıyla dünyayı yıkamak isterdi sonra bir şey demeden yoluna devam etmek. Yoluna devam etmek diyoruz da ne kadar devam ediyordu devam etmek nasıl bir şeydi bilmiyordu. Ayakları sadece yürümek istiyor onu bir yerden uzaklaştırma görevi...

yarım kalmış başka bir hikaye

 kendine bir rol almış o rolü oynamaya çalışıyordu. o rolde kendini arıyordu. o bu karakterin neresindeydi... bu rol kendisini kaybetmesine olanak sağlamıştı ya da kendisini bulmasına... cam kenarından dışarıyı izlerken bir sigara yaktı. bu erkek kimdi peki bu sahnede ona ne kadar eşlik edecekti. aşıktı. bu duyguyu tüm bedeninde, teninde, kalbinde his ediyordu. bu aşk onun için kanser hastasının yaşama duyduğu duyguyla eşdeğerdi. sigarasını yakıp camdan dışarıyı izliyordu. aşkı iliklerinde his ettiği o loş oda bir gün anlam değişecekti. sigarasını tuttuğu dudaklarından ayrılmak istiyorum kelimesi adeta fırtına oluşturacak şekilde odaya yayılacaktı, aşkı iliklerinde his ettiği o vücudunda sadece kızgınlığı his edecek, sevgiyle atan kalbinden sadece kırgınlık olacaktı. o odanın anılarını değişmesine o duvarların arasına sıkışmış zaman ağlayacaktı... peki o an kadın bunları biliyor olsa, sigarasını bitirmeden ve sessizce oradan ayrılır mıydı? başını alıp gitmeyi çok severdi ama ...