çimlere oturmuş, ağaca yaslanmıştı. doğanı teninde hiss ediyordu, içine çekiyordu. bir köşede geçen bir zaman. zaman yaşanıldığı an geçmiyordu sanki. çünkü zamana bakmak gereği duymamıştı. saatın kaç olduğunu bilmemek, ruhunun kendi akışında kaybolması demekti. evet kendi akışındaydı. " su neden şeffaf, gökyüzünü güzel yansıtıyor, ressamlar yansıtarak tablo yapıyorlar mı? rönesans dönemindeki bir sanatçı bunu yapmazdı kuralcıydı ama bu kural ola bilir miydi. yada barokdakı kuralı yıkanlar. kuralı yıkmaya kalkışan ilk sanatçı nasıl karar aldı buna hoşlanmadım bundan diyerek mi, yoksa karşı akımdan düşmanı mı vardı. düşman.. düşman ne demek nefret etriğimiz şey mi canımızı acıtan ama nefret edemediğimiz mi. nefret sevginin zıttı ama sevmezsek zaten nefret etmeyiz ... " ve bu akış bu işte suyun şeffaflığından başlayan nefretin ne olduğununu arayan iç çatışma...
Onu seven ve sevmeyen insanların sayılarının eşdeğer olduğu, sıradan ve monoton gözüken, ağır başlı tavırlar sergileyen bir kentte doğdum ben. Kentteki tüm renkler siyah beyaz ve onun ortası grideydi. Ben biraz renk kattım o tonlara ki sonradan beni de gri ettiler ya…. Sanki tüm kent benim doğumumu bekler gibiydi, yüzlerindeki tebessümden anlayabiliyordum bunu. Onlarla zaman geçirdikçe aslında bu griliğin içinde çırpınıp kurtulmak istediklerini görüyordum ki aslında birlikte kurtulduk da diyebilirim. Zamanla ailem büyüyordu ve ben kocaman ailesi olan, onlarla anılar biriktiren kentin bir rengiydim. Ailemle bağlarım her geçen gün artıyordu. Bazıları ilk aşk acısını benle paylaşırken, bazılarının ilkokul heyecanını, bazılarının ilk bebek heyecanını paylaşırdım. Bazen ölüm denen şeyle karşılaşır, onun acısını beraber yaşardık. En çok çocukları severdim, kanatlarımın altına girer bazen ağlar, bazen bahçemde koşuşturup neşelerini çiçek kokuları gibi bahçeme yayardılar. Beniml...

Yorumlar
Yorum Gönder