kendinle baş başa kaldığın an tüm duygularının soyunduğu, önünde çıpıak durduğu andır. aynaya bakar gibi onlara bakarsın, bazen insanlar bakamaz arkalarnı dönerek koşarak uzaklaşmaya çalışırlar. bu uzaklaşma balığın sudan kaçması kadar ölümcüldür. çırpınarak yaşanılır, ve eğer çırpınmakta gücü kalırsa geri döner suya kalmadıysa o kuruda can verir. bu çıplak duygulardan neden kaçarız, neden onları giydirmeye çalşırız belli değil. duygularmız soyundukkarlnda güçlü olmalarını görüp ondan mı korkuyoruz yoksa çıplaklığa bakarken utanç mı duyuyoruz?
Onu seven ve sevmeyen insanların sayılarının eşdeğer olduğu, sıradan ve monoton gözüken, ağır başlı tavırlar sergileyen bir kentte doğdum ben. Kentteki tüm renkler siyah beyaz ve onun ortası grideydi. Ben biraz renk kattım o tonlara ki sonradan beni de gri ettiler ya…. Sanki tüm kent benim doğumumu bekler gibiydi, yüzlerindeki tebessümden anlayabiliyordum bunu. Onlarla zaman geçirdikçe aslında bu griliğin içinde çırpınıp kurtulmak istediklerini görüyordum ki aslında birlikte kurtulduk da diyebilirim. Zamanla ailem büyüyordu ve ben kocaman ailesi olan, onlarla anılar biriktiren kentin bir rengiydim. Ailemle bağlarım her geçen gün artıyordu. Bazıları ilk aşk acısını benle paylaşırken, bazılarının ilkokul heyecanını, bazılarının ilk bebek heyecanını paylaşırdım. Bazen ölüm denen şeyle karşılaşır, onun acısını beraber yaşardık. En çok çocukları severdim, kanatlarımın altına girer bazen ağlar, bazen bahçemde koşuşturup neşelerini çiçek kokuları gibi bahçeme yayardılar. Beniml...

Yorumlar
Yorum Gönder